Türkiye, İran, Irak, Suriye dörtgeninde son gelişmeler

 Armağan KULOĞLU
Yazı Fonksiyonları

Yazdır

Arkadaşına Gönder

23 Kasım 2009, 23:57

Giriş

Ortadoğu, özellikle 100 yılı aşkın bir süreyi kapsayan yakın tarihteki her dönemde önemini gittikçe arttırmış ve dünya politikalarının belirleyicisi durumuna gelmiştir. Sovyetlerin dağılmasını müteakip Kafkasya ve Orta Asyadaki gelişmeler sonucunda bu bölgelerin de öneminin ortaya çıkması ile kritik ve belirleyici sahaların kapsamı genişlemiştir. Ancak Ortadoğunun daha eski belirleyici faktör olmasından dolayı zaman içinde bölge üzerinde yaşanan menfaat çatışmalarının yarattığı gerginlik, çatışma ve istikrarsızlıklar Türkiyeyi derinden etkilemiştir.

Bu yazıda, fazla geçmişe uzanmadan özellikle son 20 yıldır Türkiyenin doğu ve güneydoğusundaki komşu bölgelerde süregelen gelişim ve değişimin sebep ve sonuçları ile Türkiyenin geleceğine olan etkileri ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu noktadan hareketle, ulusal çıkarlarımızı gözeterek oluşturulması, planlanması ve uygulanması gereken politika ve stratejilerin tespiti üzerinde durulacaktır.  Politika ve stratejileri tespit edebilmek için de, yazının konusu olan ülkelerin Türkiye ile olan ilişkileri özet olarak analiz edilecek, başta ABD ve İsrail ile iç politikanın ve diğer aktörlerin bölge ve ilişkilerimize olan etkileri değerlendirilecektir.

 

Türkiye-Suriye Ekseni

Anılan ülkeler içinde Suriye ile olan ilişkilere baktığımızda, en radikal değişikliğin bu ülke ile olduğu görülecektir. Hatay ve Sınır Aşan Sular konusunda sürekli gerginlik yaratan bir ülke konumundaki Suriyenin, Türkiyeyi zayıf duruma düşürmek için özellikle 20 yıl öncesinden itibaren PKK terörüne destek verdiği, barındırdığı, yönlendirdiği ve yönettiği bilinen bir gerçektir. Hatta doksanlı yıllarda Ege sorunlarından kaynaklanan gerginlikte Yunanistanın da Türkiyeyi zayıf duruma düşürmek için kısmen PKK terörüne destek vermesinin yanında Türkiyeye karşı Suriye ile birlikte hasmane bir tutum içinde işbirliği içinde hareket ettikleri, bu nedenle o tarihlerde TSKnın savaş planlarını "iki buçuk savaş doktrini"ne göre yaptığı bilinmektedir. Bu doktrindeki iki tam tehditten biri Suriye, diğeri Yunanistan, yarım olan tehdit de PKK terörüdür.

1998 yılının sonlarına doğru Suriyeye karşı uygulanan güç gösterisi ve konuda devletçe gösterilen kararlılık sonucunda Suriye, bu hasmane tutumunu yumuşatmaya başlamış, terörist başını topraklarından çıkartmış ve bunu takiben "Adana Mutabakatı" olarak anılan bir toplantı sonucunda da PKK terörüne verdiği desteği kestiğini resmen açıklamıştır. Bu tarihlerden itibaren Suriye ile gittikçe gelişen olumlu bir dönem başlamıştır. 2003 yılında ABDnin Irakı işgali döneminde, ABD tarafından ilan edilen şer ekseninin bir parçası olmaktan ötürü kendisini büyük bir baskı altında hissetmiş, bu nedenle Türkiyeye olan yakınlaşmasını daha da arttırmıştır. Lübnan sorunu, İsrail sorunu, ABD baskısı ve Türkiyenin gösterdiği kararlı tutumdan dolayı iyice yalnızlaşan Suriye, Türkiyenin gösterdiği yakınlaşma politikasının da etkisi ile "Tehdit Ülke" konumundan, "Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Yapılan Ülke" konumuna dönüşmüştür. Hatta müşterek bakanlar kurulu toplantısı yapılan ve vizenin kaldırılmasına kadar varan bir şekilde ilişkilerde ilerleme kaydedilmiştir. Mevcut durum itibariyle bu gelişmeler, Türkiyenin çıkarları yönünde olup, olumlu mütalaa edilmektedir. Ancak bu durumun, Türkiyenin güçlü, Suriyenin de sorunlarından dolayı zor durumda olmasına bağlı olduğu dikkate alınmalı, ihtiyat elden bırakılmamalı, ilişkilerin kalıcı olması için gerekli önlemlerin geliştirilmesi üzerinde durulmalıdır.

 

Türkiye-Irak Ekseni

Irak ile olan ilişkiler ise son 20 yıldır, PKK, ABD ve Irakın kuzeyindeki yönetim ekseninde ağırlıklı kazanmıştır. 1991 yılında Iraka yapılan müdahale sonucunda kuzeyde oluşturulan korumalı bölge, Türkiye açısından hem bağımsız bir Kürt yönetiminin kurulması, hem de PKK terörünün hayat bulması açısından tehdit algılaması kapsamında bir durum arz etmiştir. 1999 yılında PKK terörünün gündemden düşmesinden sonra, gerek Avrupa Birliği adaylığının başlaması ve müzakere sürecinin açılmasından, gerekse ABDnin 2003 yılında Irakı işgalinden kaynaklanan gelişmeler, PKK terörünün yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Irakın kuzeyindeki yönetim, 2003 yılında ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Iraka geçmesine izin verilmemesinden dolayı ABD açısından bir nevi müttefik olarak görülmüş ve özellikle Türkiyeye karşı koruma altına alınmıştır. PKK terörü de bu bölgede bir noktada ABDnin dolaylı himayesi altında kalmıştır. PKK terörü Türkiyeye karşı eylemlerini arttırmış ve Türkiyenin bu terör ile Irakın kuzeyinde mücadele etmesine ABD tarafından engel olunmuştur. 2007 yılı Kasım ayına kadar devam eden bu süreç, sınır ötesi harekât yapamamaktan dolayı Türkiyedeki tepkilerin yükselmesi sonucunda ABDnin şartlı geri adım atmasıyla son bulmuş ve PKK terörü ile mücadelenin ABD, Türkiye, Irak arasında oluşturulan bir mekanizma ile mutabakat içinde ortak yapılması kararlaştırılmıştır. ABD Türkiyeye, Irakın kuzeyindeki yönetime zarar vermemek, onu tehdit olarak görmemek ve iyi iletişim içinde olmak kaydı ile özellikle istihbarat temini konusunda yardımcı olmuş, sınır ötesi harekât için hava sahasını ve çok kısıtlı olarak da kara sahasını açmıştır. 2009 yılından itibaren ABDnin askeri gücünü kademeli olarak Iraktan çekme kararı alması ve bu konuda Irak yönetimi ile anlaşma yapmasını müteakip, durum yeni bir veçhe kazanmıştır.

ABD askerinin Iraktan çekilmesini müteakip, Türkiyenin PKK ile mücadele adına Irakın kuzeyine yapacağı sınır ötesi harekâtların, Irakın kuzeyindeki yönetimi tedirgin ve tehdit edeceği düşüncesi ile ABD, yeni bir süreç başlatmıştır. Bu süreçte ABD, PKKnın misyonunu artık tamamlamış olduğu ve Türkiyenin bir müdahalesine sebep teşkil etmemesi düşüncesinden hareketle, bu terör örgütünün tasfiyesinin gerektiğini değerlendirmiştir. ABDden gelen talep ve Türkiyedeki iç politikanın da yönlendirmesi ile bu tasfiyenin gerçekleşebilmesi için Irak, Irakın kuzeyi ve PKK yönünden alınacak tedbirlere paralel olarak Türkiyenin de bunu kolaylaştırıcı adımlar atması gerektiği sonucu ortaya çıkmıştır. İşte önce "Kürt Açılımı", sonra bunu kamufle etmek için genişletip "Demokratik Açılım", daha sonra da "Milli Birlik Projesi" adını alan ve hala yeni yeni isimler bulunmaya çalışılan bir proje başlatılmıştır. PKK terörünü tasfiyesi çıkarlarımız açısından arzu edilen bir gelişmedir. Ancak bilinmediği için tahmin edilen ve algılanan yöntemlerin ve uygulamaların, Türkiye içinde kutuplaşmalara ve gerginliklere sebep olduğu da bir gerçektir. ABDnin PKK terör örgütünün tamamen ortadan kaldırılmasını da benimsediğini düşünmek biraz yanıltıcı olabilir. PKKyı bugüne kadar üç aşamalı olarak nasıl kullandıysa, bundan sonra olabilecek Irakın kuzeyinde bir bağımsızlık durumu, Kerkük meselesi ve benzer sebeplerle yeniden kullanmak isteyebilecektir. Bu nedenle ABDnin PKKyı kontrol edebildiği gerçeğini daima göz önünde tutmakta yarar bulunmaktadır. ABDnin Türkiyeyi dolaylı da olsa PKK ile müzakereye zorladığını, ABDli yetkililerin çeşitli zamanlardaki beyanlarından, davranışlarından ve gelinen durumdan anlamak mümkündür. Diğer taraftan Irak merkezi yönetimi ile geliştirilen ilişkilerin de, "Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği" seviyesine gelmesi ve müşterek bakanlar kurulu toplantısı yapılmasına kadar uzanması olumlu olarak değerlendirilmektedir. Ancak gelişmelerin, Irakın kuzeyindeki yönetimi de ayrı bir unsur olarak muhatap almaya mecbur etmesi olumsuzdur.

 

Türkiye-İran Ekseni

İran ise, yakın zaman dahil büyük düşmanlıklar içinde olmadığımız, ancak ayrı bir kültür ve köklü devlet geleneğine sahip, bölgesel rekabet içinde olduğumuz bir ülke konumundadır. İslam devriminden sonra, komşusu Türkiyeyi, laik, demokratik ve modern yapısından dolayı hem rakip, hem de rejimine tehdit olarak görmüştür. Bu nedenle rejim ihraç politikası izlemiş ve Türkiyeyi zayıf duruma düşürebilmek için PKK terör örgütünü desteklemiştir. Ancak son 5-6 yıllık dönem içinde PKK terörünün İran versiyonu olan, İranı istikrarsızlaştırmaya kurgulanmış PEJAK ile mücadele zorunda kalması, ayrıca ABDnin baskısı altında bulunması, İranı Türkiye politikasında değişiklik yapmaya yönlendirmiştir. PKK terör örgütü ve onun kolu ile mücadele etmesine, hatta zaman zaman bu konuda Türkiye ile işbirliği yapmasına rağmen, yine de PKKya düşük seviyede de olsa İran üzerinden lojistik destek verilmesine müsamaha etmektedir.

İranda önemli olan konu rejimin muhafaza edilmesidir. Bu nedenle uluslararası gerginlik yaratmak ve bu gerginlikten dolayı iç politikada gücü muhafaza ederek rejimi korumak, genel bir politik yaklaşım olarak benimsenmiştir. İranın nükleer teknolojiyi geliştirme ve uranyum zenginleştirme faaliyetleri devam etmektedir. Anlaşmalardan dolayı Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonunun denetimine tabidir. İran her ne kadar nükleer teknolojiyi barışçıl amaçlarla geliştirdiğini ifade etse de, denetimden bazı tesisleri ve faaliyetleri gizlemesi, onun nükleer silah geliştirmek istediğine ilişkin tereddütler uyandırmasına sebep olmaktadır. Güven telkin etmeyen davranışlarından ötürü, kısmen zenginleştirdiği uranyumun bir başka ülkede depolanması, barışçıl amaçla kullanacağı çubuklar haline dönüştürülmesinden sonra tekrar kendisine verilmesi hususuna önceleri tereddütlü yaklaşmış, sonra da kabul etmemiştir. Depolanacak ülke olarak Türkiyenin adının ön plana çıkmasına da aynı şekilde yaklaşmıştır. Türkiye hem batı ile yakın ilişki içinde, hem de İran ile iyi ilişki içinde olmasından ve İran nezdinde güven telkin etmesinden istifade ile bu konuda bir noktada arabulucu olarak rol almak istemiştir. Hatta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) geçici üyesi olmasından dolayı, İrana uygulanması düşünülmeye başlayan yaptırımlarda, BM tarafında yer alması baskısından dolayı karar verme konusunda zor duruma düşmemek için bu kolaylaştırıcı öneri üzerinde önemle durmuştur. Ancak İran, açık olarak ifade etmese de nükleer silaha sahip olarak tehditlere karşı koyma, rejimini koruma ve bölgesel olarak etki alanını genişletme ve etkinliğini arttırmayı politika olarak benimsediğinden bu tekliflere sıcak bakmamıştır. İranın bu konudaki stratejisi, çeşitli şekillerde uluslararası kuruluşları  ve Batıyı oyalayarak nükleer teknoloji ve uranyum zenginleştirme çalışmalarına devam ederek nükleer silaha ulaşmak olduğu değerlendirilmektedir. Uranyumun Türkiyede depolanması, en güvendiği ülke olarak kendisine avantaj sağlayacakmış gibi gözükse de, bu durumun Türkiyenin Batı nezdinde prestijini arttıracağı, bölgesel rekabette Türkiyeden geride kalacağı ve özellikle nükleer silaha sahip olmanın avantajlarını kaybedeceği için bu konudan uzak durmayı tercih etmiştir. Türkiyenin hem Batı ile hem de İran ile iyi ilişkiler içinde olması olumlu bir gelişmedir. Ancak bunun da denge noktasının iyi tayin edilmesi gerekmektedir. BMGKnin nükleer teknoloji geliştirmesinden dolayı İran için önümüzdeki dönemde uygulanmasını planladığı yaptırımların karar aşaması ve uygulamasında Türkiyenin, BM, Batı ve İran arasında ikilemde kalacağı, bu nedenle oluşturması ve takip etmesi gereken politika ve stratejilerden dolayı zorluklarla karşılaşacağı değerlendirilmektedir.

 

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye, komşu ülkelerle sıfır sorun politikası çerçevesinde diplomasi uygulamaya devam etmektedir. Bu konuda başarılı olduğu ölçüde, başarılı olamadığı sahalarda gücünü toplayarak sıklet merkezi uygulaması ile çıkarlarını sağlayabilme imkânına sahip olabilecektir. Ancak sorunlar çözülmeye çalışılırken tavizler vererek, geri dönülemeyecek yollara girilmemesine özen gösterilmesi gerekmektedir. Her sorunun bir geçmişi, sebep veya sebepleri vardır. Genelde de bunlar Türkiyeden kaynaklanan değil, Türkiyenin hak ve hukukunu korumak için aldığı tavırlardır. Konulara yaklaşımlarda bunların dikkate alınmasında zaruret bulunmaktadır. Bu konuda Türk Milletinin devlete olan güveninin zedelenmemesi son derece önemlidir.

Özellikle güneydoğu komşularımızla geliştirilen olumlu ilişkiler, Türkiyenin menfaatinedir. Suriye halkının, ilişkilerimizin iyi olmadığı dönemde dahi Türk halkına karşı bir sempatisi olmuştur. Irak halkından önemli bir kesiminin de aynı şekilde olduğu söylenebilir. İran halkı da keza aynı şekilde olup, nüfusunun yarıya yakın bir kısmının Azeri Türkü olması da bunu güçlendirici bir etkendir. Yaşanan sorunlar devlet politikalarından kaynaklanmıştır. Halen gelinen durumda devlet politikaları da olumlu yönde geliştiğine göre, bu ilişkileri sürekli olumlu kılacak tedbirlerin alınmasında yarar görülmektedir. Bunun sağlanması da ilişkilerin, ekonomi, ticaret, eğitim, sosyal kurumlar ve üniversiteler arasındaki temasların arttırılmasından, halklar arasında iletişim kurarak devam ettirilmesinden, geliştirilmesinden, süreklileştirilmesinden ve kalıcı bir platforma oturtulmasından geçmektedir.

Türkiyenin tek yönlü politika uygulamalarını çok yönlüye kaydırması ve Türkiyenin merkeze alınarak yeni bir görüşle hareket edilmesi, Türkiyenin mevcut jeopolitik gücünün çıkarları yönünde kullanılmasına imkân yaratacaktır. Türkiyenin bu şekildeki hareketi bir eksen değişikliği olarak algılanmamalıdır. Bu yeni anlayış, Türkiyenin mevcut gücünü ve kabiliyetini çıkarları yönünde kullanmaya başlamasının bir sonucudur. Hatta Suriye, Irak ve İran ile ilişkilerini geliştirirken, bu ülkelerin ve bölgenin sempatisini kazanmak için İsrail ile gerginlik yaratmasının da kontrollü bir yaklaşım olduğu düşünülmektedir. Konunun içinde iç politikanın bir yansıması olan İslam ve Arap âlemine olan sempatinin olduğu ve yeni politikada bu durumun da rol oynadığı inkâr edilemez. Ancak bu ideolojik yaklaşıma rağmen, Doğu ile geliştirilen ilişki, Batıyı terk ettiği anlamında anlaşılmamalıdır. Ancak sempati kazanacağım derken İsrail, Hamas ve El Beşir ile olan ilişkilerin dozunun da iyi ayarlanmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

ABD de bu Türkiyenin bu yaklaşımlarını, bir eksen değişikliği olup olmadığı konusunda şüpheyle karşılamaktadır. Ancak kendi menfaatleri ile uyuşan, Kıbrıs açılımı, Ermenistan açılımı, Irakın Kuzeyine olan açılım ve Kürt açılımından dolayı fazla bir tepki göstermemekte, hatta desteklemektedir. Türkiyenin Suriye, Irak ve İran ile olan iyi ilişkilerden de fayda sağlayacağını düşünmektedir. Bu açılımlar konusunda ABDnin ve Batının Türkiyeye yapmış olduğu baskı niteliğindeki telkinler, özellikle doğudan batıya giden enerji yollarının güvenliği düşüncesinden kaynaklandığı da bir gerçektir. Iraktaki seçimlerin ertelenebileceği ihtimaline karşılık askeri gücünü Iraktan planladığı şekilde çekemeyeceğini, dolayısı ile Afganistan üzerindeki etkisinde gecikmeler olabileceğini hesaplamaktadır. Türkiyenin Afganistana doğrudan veya dolaylı desteğini arttıracağını beklemektedir.

Açılımlar konusu gittikçe genişletilmeye çalışılmaktadır. Açılım konularının ve açılımların fazla genişletilmesi, kontrolün elden çıkması tehlikesini de beraberinde getirebilir. Bu konuda dikkatli olunması, kontrolün elde tutulması, çeşitli nedenlerle atılacak adımlarda Türkiyenin, ulus-devlet, üniter yapı, bölünmez bütünlük, güvenlik, laik devlet anlayışından ve kuruluş felsefesindeki esaslardan taviz vermemesi son derece önemlidir.

Türkiyenin de arabuluculuk rolü bölgede kabul görmemektedir. Ancak temaslarını daha çok kolaylaştırıcı rolde göstermesi ve bunu da abartmaması gerekmektedir. Batının Türkiyeye, menfaatleri olduğu için bu ilişkilere destek verdiği veya ses çıkarmadığı dikkate alınmalıdır. Bu nedenle Türkiye, Doğu ile olan ilişkilerini, Batının nispeten sınırladığı ölçülerde gerçekleştirebileceğini de hesaba katmalıdır. Bütün ülkeler, dış politikanın değişmez bir usulü olan menfaat faktörü yönünde hareket eder. Bu nedenle Batının talepleri ile Türkiyenin çıkarlarının örtüştüğü zamanlarda müşterek hareket etmekte bir sakınca yoktur. Diğer taraftan Doğu ile olan ilişkilerde de aynı kaide geçerlidir. Ancak bütün temas ve uygulamalarda, Türkiyenin çıkarlarının her türlü düşüncenin üstünde tutulması hususu tartışılamaz.

23 KASIM 2009



Yorum Yaz

Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...